Çoğu insan doğup büyüdüğü toprakların özlemiyle yaşar uzaklarda. Bir zamanlar soluklandığı mekânlar, dolaştığı sokaklar, kırlar, bayırlar zaman zaman gözlerinin önünden geçer, gider. Memleketini, okuduğu romanın, şiirin içine sığdırır. Hele şairse uzaklarda yaşayan bir de Nâzım Hikmet gibi yasaklıysa memleketine, özlem üzerine şiirler, yazılar kaleme alır. Bir köşesini, taşını, toprağını görmedikçe dinmez, kavuşmadıkça sönmez memleket özlemi:

“Memleketim.

Memleketim ne kadar geniş: dolaşmakla bitmez, tükenmez gibi geliyor insana.

Edirne, izmir, Ulukışla, Maraş, Trabzon, Edirne. Erzurum yaylasını yalnız türkülerinden tanıyorum ve güneye pamuk işleyenlere gitmek için

Toroslardan bir kere olsun geçemedim diye utanıyorum.”

Nâzım Hikmet

Uzaklarda yaşayan bir Karadenizliyseniz, doğduğunuz kente döndüğünüzde sokaklarında, caddelerde dolaşmanız yetmez, kıyı bucak gezmek istersiniz her yerini.

Kıyı’nın “50. Yıl Etkinlikleri” için Trabzon’a gelen Attila Aşut ve Ali Mustafa ile 4 Eylül 2011’de, kentin uzaklarına, dağlara doğru yaptığımız gezinin ana uğrak yeri Karaca Mağarası idi.

Ali Mustafa ne zaman Trabzon’a gelse alıp başımızı dağlara çıkarız. Tepeleri aşıp dağları devirirken yolların izinde, yağmurlarda, güneşlerde edebiyattan, şiirden konuşuruz hep.

Yeni yol arkadaşımız bir başka edebiyatçı, Attila Aşut olunca; gün boyu “seyyar” edebiyat etkinliğine dönüştü gezimiz. Zigana Dağı’nı kıyı bucak gezip günümüzü renklendirdik.

Hamsiköy Yalnız, Issız ve Uzakta

Eylül’ün ilk günleri… Güneşli bir pazar sabahına merhaba dedik. Gezi için uygun bir gündü. Kıyı’nın “50. Yıl Etkinlikleri” için Trabzon’a gelen konukları ağırlama telaşıyla o geceye yorgun girmiştim. Üstelik bir etkinlikten çıkıp diğerine koşturmak alışık olmadığımız bir durumdu. Geziye çıkacağımız o sabah uyuyakalmışım. Attila Aşut ve Ali Mustafa, Meydan Parkı’nda beni beklerken geç kalmamın cezasını kesmişlerdi bile!

Yola ancak kuşluk vakti çıkabildik. Yarım saatte vardığımız Maçka’da mola verip yol için azık torbamızı doldurduk.

Zigana Tüneli’ne doğru dağlara tırmanıyorduk. Başarköy’e geldiğimizde karşıda yeşillikler içinde Hamsiköy göz kırpıyordu bize. Oldukça yağmurlu geçen mevsimin ardından sonbahara ilkyaz günlerinin yeşilini taşımıştı Hamsiköy. Albenisi vardı ama alıcısı yoktu. Oysa bir zamanlar yoğun ilgi görmüştü. Trabzon-Gümüşhane karayolu buradan geçiyordu. Yolcu otobüslerinin, yük kamyonlarının vazgeçemedikleri mola yeriydi burası. Ancak kışları türlü zorluklar da yaşatıyordu sürücülere. Ünü daha da eskilere, ipek Yolu’nun kullanıldığı dönemlere dayanıyor Hamsiköy’ün. Kervanlar, katar katar ya gündüz vakti dağı aşmak ya da gece bastırmadan Trabzon’a varmak için burada konaklayıp sabah erkenden çıkarlarmış yola. Karadeniz yöresinde kimi yaylacılar da bir süre burada konakladıktan sonra varırlarmış yaylaya. Her yıl yaylaya çıkanların hayvanlarını otlattığı mera burası…

Hamsiköy, oyun arkadaşlarına küsüp çekildiği köşeden olan biteni izleyen bir çocuk izlenimi uyandırıyor şimdilerde: Yalnız, ıssız ve uzakta… Bu süreç, iki bölge arasında yapılan ulaşımın, Hamsiköy’ün karşı yamacından sağlanmasıyla başladı. Ama olsun, Öner Ciravoğlu’nun bir yazısına yaptığı alıntıda yöredeki benzer bir vadi için “Alplerde bile bu kadar güzel ormanlar yoktur. Manastırın çevresindeki dağlarda kayınlar, meşeler, gürgenler, gavaklar, dişbudaklar ve dev boylu köknarlar yetişir. Yaşamımın geri kalan bölümünü burada geçirmek isterdim.” der Tournefort. Yörenin her bir yanı, insanı, işte böyle çeker kendine.

Gökyüzünde beliren güneşin sarı beyaz ışıkları dağa bayıra alabildiğine yayılsa da insan yörede yapacağı her gezi öncesi bir hazırlık yapmalı. Kentte yüzünüzü göğe çevirip dağların hava durumunu değerlendiremezsiniz. Zigana, Karadeniz’in kimi insanları gibi değişkendir. Size neler yaşatacağını kestiremezsiniz.

Dağın bir yakasında değişkenlik gösteren hava, çoğu zaman diğer yakasındakine benzemez. Bir bakmışsınız bir yakada her yanınız sis… Bir bakmışsınız bir yakada tepenizi terleten sıcak bir güneş... Bir bakmışsınız bir yakada serin bir rüzgârla geçidi aşan sis, diğer yakada güneşle yer değiştirmiş...

Her durumda da alamazsınız kendinizi dağlardan ve şiirden:

“Bir kadın… karda kışta Yürüyordu gizli düşte Bir yakada açık görüş Öbür yaka direnişte.”

Attila Aşut

Karadeniz’in yükseklerinde aynı anda farklı hava durumlarıyla karşılaşabileceğinize göre çantanızda mevsimlik giysiler olmalı. Kazak, yelek, bot, ceket, mont, gömlek vb. yanınızda olması gerekenlerden sadece birkaçıdır. Zigana’nın patikalarında biraz iz bırakayım diyorsanız yanınızda şemsiye ve yağmurluk da bulunmalı. Rüzgârın eksik olmadığı dağlarda yazın şemsiyeyi daha çok, güneşten korunmak için almalısınız yanınıza.

Sonbaharın ilk ayıydı ve hatırı sayılır kar yağışı tehlikesiyle karşı karşıya değildik dağda. Kar yağışı daha çok ekim ayında başlardı Zigana Dağı’nın doruklarında.

Başarköy’e ulaştık. Hamsiköy’ün uzaktan hüzünlü göz kırpışına duyarsız kalamazdık. Attila Aşut bir daha ne zaman gelirdi Trabzon’a; üstelik Hamsiköy sütlacı yemeye bu kadar iştahlıyken sonradan yaşanacak pişmanlık fayda getirmezdi. Zamandan yapacağımız fedakârlığa Hamsiköy’ü bir dolaşmak değerdi!

Sütlacı gezi dönüşü Başarköy’de, daha önce tadı damağımda kalan bildik bir sütlaç evinde yemek üzere, zaman bu andır diyerek, direksiyonu Hamsiköy sapağına çevirdim. Vadiye inince Hamsiköy’de bir kahvehanenin dışarı dizilmiş masalarından birinde bulduk kendimizi. Çaylarımızı yudumlarken fotoğraf çektirdik. Attila Aşut, Trabzon’da geçen gazetecilik yıllarını ve dönünce Ankara’da yapacağı yazı çalışmalarını anlattı bize.

Hamsiköy’den ayrılırken burada uzun yıllar öğretmenlik yapmış Ahmet Özer’e bir selam uçuruyoruz. şu anda Olasa köyünde, ya fındık topluyor ya da bir gölgede oturmuş Kıyı’nın 50. yıl etkinliklerinin yorgunluğunu üzerinden atıyordur.

Hamsiköy’den sonra bir anda “Gümüşhane il Sınırı” tabelasıyla karşılaşıyoruz. Biraz yukarıda Zigana Tüneli, onun da sırtında gezi dönüşü uğrayacağımız Zigana Geçidi var. Zigana Tüneli’ni geçtikten sonra aşağıdaki Harşit Çayı kenarında buluyoruz kendimizi. Buradan bir kaç yüz metre geride yamacı işaret eden kahverenkli “Limni Gölü” tabelasını okuduk. Gezimizin mihenk taşı Karaca Mağarası’na uğrayıp dönüşte Zigana köyü ve Güneş Sanat Merkezi’ne uğrayacağız. Buradan Limni Gölü’ne, oradan da Zigana Geçidi’ne varacağız.

Harşit Çayı’nın kenarından Torul’a ulaşıyoruz. Torul bir küçük kasaba… Başlatılan tünel yapım çalışması tamamlandığında araç trafiği kentin dışından sağlanacak.

Karaca Mağarası

Torul’dan sonra ikisu Mevkii’ndeyiz. Burada Zigana Dağı yamaçlarını gösteren birçok tabela var. “Karaca Mağarası”, “ikisu”, “Krom Vadisi”, “Olucak köyü”, “imera Kilisesi”…

ikisu’nun çinko ile örtülü dik çatılı sıralı evleri sahil kıyılarında alışık olmadığımız bir görüntü sergiliyor. Bu yörede çatılarda çinkonun tercih edilmesinin nedeni, kışın kar tutmaması… ikisu köyünün başından, dönemeçlerden Karaca Mağarası’na tırmanıyoruz. Vardığımız düzlük alan otopark. Karşıdan serin bir rüzgâr esiyor; hava ha patladı ha patlayacak.

Otoparkta çok sayıda özel otomobil ve farklı tur şirketlerine ait otobüsler var. Değişik yörelerden gelen çoğu insan kültür turu yaparak dokuz günlük bayram tatilini değerlendiriyor! Burada yöresel tatlar da sunan bir lokanta ve işlenmiş madeni taş satıcıları da var ki; tezgâhları pazaryerini andıran bu satıcıların fazlalığı ilgimi çekiyor. Oysa yörede çıkarılan her hangi bir maden yok. Buradaki gümüş madeni maliyet yüksekliğinden yıllardır işlenemiyor. Taş satıcılığına gösterilen ilginin nedenini satıcılardan öğrenemiyorum. Verilen bilgi, taşların sağladığı öne sürülen faydasıyla sınırlı kalıyor. Mercan, sedef, ametist, pembe kuvars, yeşim (jade), onix (kaplan gözü) tezgâhlarda satılan taşlardan bazıları.

Derler ki, insanı tanımanın yollarından biri de birlikte seyahat etmektir. Attila Aşut hayata duyarlı bir insan; eşi Dr. Özen Aşut’a onix taşından yapılmış bir çift küpe alıyor. Attila Aşut bu taşların fayda sağlayabileceğine hiç inanmıyor. Ben yine de onix taşının yaraları iyileştirme özelliği taşıdığını belirterek Attila ağabeye ve eşine sağlıklı bir ömür dilerim.

Mağara, lokanta ve satıcıların bulunduğu yerin biraz uzağında. Taş döşeli yoldan seyir zevki yaşayarak ulaşıyoruz mağaraya. Sağda solda bir çulun üzerinde kurutulmuş meyve, pestil, köme satmaya duran yöre kadınları var.

Gökten üstümüze, sayılabilen iri yağmur damlaları iniyor. Mağaranın girişindeki çardakta birer çay içiyoruz. Söyleşimiz Kıyı üzerinde yoğunlaşıyor. Bir zaman sonra sis kaplıyor her yanı.

Mağara, ikisu mevkiinde Krom Vadisi’ne bakan Zigana Dağı’nın yamaçlarında bulunuyor. Karşıda, batıya doğru Artabel Dağları yer alıyor. Bir söylentiye göre yörede çobanlık yapan bir köylünün keşfiyle turizme kazandırılmış Karaca Mağarası. Mağara ile ilgili bilimsel çalışmaların başlatılması, yürütülmesi ve sonuçlandırılmasında KTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Remzi Dilek’in ve ekibinin yoğun çabaları ve çalışmaları olmuş. Karaca köyünden yetişen Jeoloji Mühendisi şükrü Eruz’un 1983-1990 yılları arasında mağarada yaptığı “Karaca Mağarası ve Hidrojeolojisi” adlı bilimsel çalışmasıyla mağaranın zengin oluşumları tespit edilmiş. Gümüşhane il Turizm Müdürlüğü’ne bildirilip tescili yapıldıktan sonra mağara 1996’da turizme kazandırılmış. Karaca karstik mağarası yaklaşık 145 milyon yıllık dolomatik kireç taşlarının CO2’ce zengin yeraltı suları tarafından aşındırılması ile oluşmuş. Oluşum kurak bir iklimde aşırı buharlaşma sonucu gelgit içi ve gelgit altı bir ortamda gerçekleşmiş. Oluşum halen devam etmekte olup bir cm’lik dikit ve sarkıt on yılı aşkın bir zamanda oluşmakta. Mağara civarı yoğun fay ve çatlak sisteminin etkisinde kalmış. Renk ve motif çeşitliliği açısından henüz dünyada eşine rastlanmamış.

Mağaradan çıktığımızda hava o kadar değişmişti ki yağmur yağıp yağmadığı belli olmuyordu. Güneş tekrar göründü, ama dönüşte bir yerde Attila Aşut “Neden pardösümü almadım.” dedi, dağ soğuğundan yılmıştı.

Güneş Sanat Merkezi

Sanat ruhu insana mekân seçme şansı vermez. insan, eserlerini, ilham alabileceği bir doğada, kafasını sokabileceği bir dam altında da ortaya koyabilir.

1936 doğumlu Azmi Aytekin, Torul’un Zigana köyünde tam da böyle bir mekân oluşturmuş kendine. Birinde yatıp kalktığı birbirine paralel iki odadan diğeri antre niteliğinde. iki odanın ortak özelliği çok... ikisi de loş. ikisinde de ağaç köklerinden kondurduğu şömine var. Ağaç malzemeden oluşturduğu şöminenin kullanıldığını içindeki küller ele veriyor. Şaşkınlığım karşısında “Senin şöminen mermerdendir.” diyor Azmi Aytekin; “Benimki bir taş, bir ağaçtan.” Duvarları yer yer ağaç kökleriyle ve yaptığı resimlerlerle bir sergi salonuna çevirmiş. Duvarın boş yerlerini şiir yazılmış solmuş defter yaprakları ve ziyaretçiler tarafından atılmış silik imzalar dolduruyor. Duvarlarda Nâzım’ın şiirleri ve fotoğrafları dikkat çekiyor.

Azmi Aytekin’in “Güneş Sanat Merkezi” diye adlandırdığı barınağın tavanı ise evlere şenlik. iki odanın tavanına yerleştirdiği birbirinden ilginç ağaç kökleri tamamen örümcek ağlarıyla örülmüş. Dere yatağının kenarına kurduğu barınağa örümcek taşıyarak istilacı sineklerden korumuş. Tavan ve duvarlardaki her bir kök bir figür oluşturuyor ve Aytekin bunları adlandırmış. Söyleşiye oturduğumuzda şiir okur gibi konuşuyor. Anlam vermek istediği bölük pörçük kelimeler günümüz şiiri gibi soyut. ironi yapmayı seviyor. Anlamakta zorlandığımız sözlerinin çoğunu tarihe yanlış kayıt düşmemek için buraya not almıyorum. Ancak tavana asılı armut lambayı kamufle eden ve üzerinde işaretler olan solmuş kırmızı bir bez parçasını bayrak sanıp yenilenmesini isteyen ziyaretçisine Azmi Aytekin’in, “Ulan Ökkeş ne bayrağı, o benim şortumun kenarı…” dediğini not düşersem sanırım mizah yüklü yanını ortaya koymuş olurum. Bir de içeride bir soba var ki, sobanın borusu yerden yarım metre yükseklikten dolandırılarak şöminenin içine bırakılmış. Burada anlamlandırabileceğiniz bir obje muhakkak var. Korunaklı “site çocuğu” iseniz bu salaş mekâna girmeniz olası değil. Sanat ruhu taşıyorsanız o başka…

Azmi Aytekin’in barınağının kapısının eşiğindeki yaban eriği lop olmuş! Ankara Operası’nın burada konser verdiğini dikkate alırsak “Sanatın mekânı her yerdir.” diyebiliriz.

Azmi Aytekin’le vedalaşarak Limni Gölü’ne doğru yola koyuluyoruz.

Zigana Geçidi

Limni Gölü’nü hiç bu kadar susuz, bu kadar cılız görmemiştim. Etraf çer çöp, bir de mangalcılar… Attila Aşut gölü ve çevresindeki manzarayı görür görmez; “Habu uyduruktan göl için mi geldik ta buralara, Hasan!” dedi. Oysa beğeneceğini umarak burayı ona göstermek için Güneş Sanat Merkezi’nden apar topar ayrılmıştık.

Limni Gölü’ne yazları gelişimde güneşten kaçıp gölün kenarındaki bir masaya çekilir, çam ağaçlarının rayihasını kuş cıvıltıları eşliğinde içime sindirirdim. Kışları geldiğimde ise önce bir koşu hızlanır, sonra kızak üzerindeymiş gibi gölün buz tutan yüzeyinde kayardım. Buraya gelişlerimin birinde derin bir huzur bulurken diğerinde adrenalin yaşardım. Benim için bir doğa harikası burası.

Şans her zaman kapısını çalmaz insanın. Dışarıda ne insanın içini ısıtan güneş, ne buz tutmuş göl vardı. Gördüğümüz, suyu çekilmiş bir gölden; hissettiğimiz, serin bir havadan ibaretti. Çardakta yediğimiz dana etinden hazırlanmış pirzolayı saymazsak, tek eğlencemiz göldeki ördeklere arada bir göz atmak oldu. Limni Gölü’ne uğramak yaşadığımız karın tokluğundan ve Trabzonlu bir Kıyı okurunun sitemini paylaşmaktan başka bize bir şey katmadı.

Kıyı dergisi gezimize damgasını bir vurdu ki yol boyunca muhakkak ondan söz ediyoruz.

Kimi yerde çam ağaçlarının tepesini yalayan, kimi yerde bizi içine alan sisin dışına çıkıp Zigana Geçidi’ne salimen varmak için arabayı dikkatle kullanıyordum.

Karadeniz’in dağları insanı gibi değişkendir demiştim. Yolda şakalaştığımız anlar da oldu. Kıyı’nın 50. yılı kutlamalarına dağların doruklarında devam etmeyi karalaştırmıştık yola çıkarken. Hava şartları buna engel olacak gibiydi. Ama olsun; çiseleyen yağmura açacak şemsiyemiz vardı. Bir elimizde içecekleri boca ettiğimiz plastik bardaklarımız, bir elimizde son çıkan kitaplarımız… şiddetlenen rüzgârın, bastıran sisin ve çiseleyen yağmurun artmasıyla arabamıza sığınıp geçide doğru yola koyulduk.

Tünel yapılınca Hamsiköy’ün kaderini paylaşmış Zigana Geçidi.

Ancak müdavimleri geliyor buraya.

“Zigana” adı, mekân ve yerleşim birimlerine verilerek simgeleşti. Ülke genelinde ün yapmış birçok restoran, otel ve sosyal tesis “Zigana” adını almış.

Gümüşhane il sınırları içinde olmasına rağmen çoklarının aklına Zigana deyince Trabzon, Trabzon deyince Zigana gelir. Bunun nedeni, bu adın ve burada bulunan yaylaların daha çok Trabzonlular tarafından kullanılmasıdır.

Geçitteki kayak merkezi ve tesisler “kendin pişir kendin ye” fırsatı sağlayan birkaç kasapla iç içe. Binası eskimeye yüz tutmuş Jandarma karakolunun görevine yıllar önce son verilmiş. Dağın sırtından her yöne yollar uzanıyor. Öyle ya buraya boşuna “geçit” dememişler. Bu yollar üzerindeki sayısız yaylalar sonu getirilmiş hayvancılığın yeniden canlanması için habire ot kuzuluyor.

Zigana’dan doğuda Çakırgöl’e, batıda Kadırga Yaylası’na seyir zevki içinde varabilirsiniz.

 

Bu gezi yazısı bölgemizin gezgin yazarı Pisikolog Hasan Kantarcı’nın Yolların İzinde kitabından yazarın izniyle alınıp yayınlanmıştır.